
Bugün size dünyanın en berabat ve çok nadir rastlanan hastalıklarından birinde bahsedeceğim;narkolepsi.Diyeceksiniz ki ulan manyak herif sen nereden buluyorsun böyle şeyleri(bkz:deliysen yaklaşma!)?Discovery Channel'da bir belgeselde görmüştüm ve ciddi anlamda korkutmuştu beni.Psikolojik temelli bu hastalığın üzerine birkaç araştırma yaptım ve bakın neler öğrendim.Bu hastalığa yakalanmışlara narkoleptik deniliyor.Hastalık normal hayat sürerken bayılırmışçasına düşüp uyuma şeklinde kendini gösteriyor,şaka değil o anda düşüp uyumaya başlıyor insanlar.Hatta kalp atışları bile duyulamayacak derecede düşen ve hastanede kendini morgda bulan insanlarla yapılan röportajlar dahi vardı belgeselde.Bu işi biraz yokladığım zaman işin içinde biyolojik faktörlerin olduğunu da öğrendim fakat hastalığın tam olarak nedeni saptanamamış vaziyetteymiş.Bu hastalık uyku düzenini de aşırı vaziyette bozarmış.Yaşamboyu tedavi gerektiren bu hastalık çocuk yaşlarda görüldüğü gibi ellili yaşlarda da kendini gösterebilirmiş.Şimdi oha ulan diyeceksiniz ama yazar Edgar Allen Poe bu hastalıktan muzdarip bir adammış ve hikayelerinde bir yerde kapalı kalma korkusunu kitaplarında sık işlermiş(bkz:okumadım,bilmiyorum).Hatta bu meşhur yazarın yakınındakilere sürekli eğer düşersem beni öldü sanıp gömmeyin gibi uyarıları olurmuş ki bu sadece okuduklarım arasında gördüğüm birşeydi ne kadar doğrudur bilemem.Hatta eskiden gömülen insanların ayaklarına bir zil bağlanır ve gömüldükleri gece mezarının başında bir kişi bekletilirmiş bu narkolepsiye karşı alınmış bir önlemdir aslında,demek ki ta o zamanlarda narkolepsi kendini göstermiş.Bunun yanında narkolepsi kendini hayvanlarda dahi gösteriyormuş bu da hayvanlarda DNA dizimindeki bir tersliğin sonucu oluşuyormuş.Herneyse kimsenin başına gelmesin diyelim ve konuyu burada kapatalım.Kalın sağlıcakla.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
15:15

Öğretilenin tam aksine başlığı yazıma başlamadan atan biri olarak attığım başlık çok gizemli ve hoş geldi gözüme.Buaralar bloguma çok sık yazı yazamıyorum sebebi açık;okul koşturmacası.Kimi zaman işlerimden kimi zaman da yorgunluğumdan dolayı yazı yazamıyorum.Halet-i ruhiyemizi belirttikten sonra gelelim yazımızın asıl konusuna.Writers United F*cking Crazies,bahsettiğim İsveç Stockholm'den gayet hardcore bir graffiti grubu.Her ne kadar illegal graffitiye karşı merağım olmasa da bu adamların izlediğim videoları ciddi anlamda graffitinin asıl ruhunu hissettiriyor insana.İlk olarak 2003'te Decoded Shop'tan Overdoze adlı 2001 yapımı bir graffiti filmlerini almıştım.O zaman bir backjumplarını izlemiştim filmde(bkz: backjump nedir?).Gel zaman git zaman çok daha fazla graffiti filminde görmeye başladım bu grubu kimi zaman İngiltere'de London Tube'leri boyarken,kimi zaman graffitinin doğduğu yer olan New York'ta tel örgülere demir makaslarıyla kapılar yaparken,kimi zaman Budapeşte'de,kimi zaman Danimarka'da boyadıkları trenlerin önünde fotoğraflar çekilirken,kimi zaman Norveç'te güvenliklerle atışırken ve en klasiği olmuş olan İsveç'te metroları imdat frenleriyle durdurup boyarken.Demek ki sadece ben görmüyormuşum ki grup 2006'dan sonra dünyayı ünüyle resmen aldı götürdü bu kesinlikle internet üzerinde yakalanmış bir ün değil saydığım ülkelerin hepsinde aktif boyarmışçasına yakalanmış bir ün.Çünkü bütün graffiti forumları bu adamları konuşur olmuştu.Sonrasında duyduk ki adamlar kitap bile çıkarmışlar,Türkiye'de basımı yapılmadı ayrı konu.Merağım şu ki bu adamlar böylesine bir ünü gece gündüz çalışarak mı elde ediyorlar veya kazançları ne?Anlamış değilim onca zamandır fakat ciddi anlamda graffitinin ruhunu videolarından seyircilerine hatta fanlarına ulaştıran bu grup sadece graffiti videolarından dahi iyi para kırıyor olsa gerek.Geçen gün bulduğum Reasonable People videosunda da bu adamların işleri varmış izlediğimde daha geniş bilgi vermeye çalışacağım fakat henüz elime geçmedi.Bu adamlar ciddi anlamda graffiti dünyasına gelmiş ilginç yaradılışlı insanlar.Yazdığım yazı biraz dağınık oldu ama kusura bakmayın artık gece geç saatte yazmama verin.Ha buarada bu çılgın insanların işleri www.capitalsthlm.com adresinden ulaşabilirsiniz.Hadi kalın sağlıcakla.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
02:04

Blogumdan link verdiğim kendim de severek takip ettiğim bir blog var.Günay Doğan'ın kişisel blogu.Her konuda yazdığı kısa,okunabilir,hoşa giden bunun yanında insanı Moliere misali güldürürken düşündürebilen,Bertolt Brecht'in kurduğu epik tiyatrodaki gibi siyasi düşünceler barındıran,kimi zaman Samuel Beckett'ın öncülüğünü yaptığı absürd tiyatro gibi saçmalayan yazılarda beni onu okumaya mecbur bırakılmış gibi hissettiriyor.Yanlış anlamayın övgü anlamında söyledim bu lafı çünkü düzenli olarak habeleri bile takip etmem ben fakat Günay Doğan'ın blogunu ciddi anlamda okuyorum her nek kadar pamuk üstünde işeyen karınca kadar sessiz olup yorum yazmasam da.Bu yazıyı neden yazıyorum kısmına gelelim şimdi.Kendisini üniversite telaşesi içerisine sokacağını okudum blogunda ve geçen yıl yaşadığım kargaşayı bu yazıyı yazarken tekrar hatırlayıverdim,hatta tyam şuan.Kimi zaman sıkıcı,kimi zaman hırsa dair içerisinde herşeyi bulabildiğim,kimi zaman güzel,kimi zaman olmayacak deyip kendimi yerden yere vurduğum,virgülden sonraki rakamlarla dereceye giremeyip nedensiz çığlıklar attığım hayatta yaşanabilecek duyguların bininin bir para olduğu geçen yılı hatırlattığı için ona teşekkür ediyorum.Japonya'da okula yeni başlayan çocuklara Hiroşima'nın gösterilmesi misali onun bana geçen yılı hatırlatması cidden içimi bir hoş yaptı.Her ne kadar çok iyi tanımasam da onun blogunda yazdığı cümle onun da üniversiteye hazırlık sürecinde ne kadar disiplinli olacağını bana hissettirdi "Hergün sadece 1 saat internette olmayı planlıyorum. Bu süre içerisinde de harçlığımı çıkarabilmem için şart olan işlerimi yapacağım. Bloguma zaman ayırabileceğimi pek düşünmüyorum.".Başarılar Günay Doğan.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
14:50

Özlemişim blogumu be!Ne zamandır yazmıyorum falan ama hep aklımın köşesinde.Çok koşturuyorum bu aralar koşturduğum günler geçtikçe de aklıma soru işareti olup takılan bir sürü şey geliyor.Bizim insanlarımız Ramazan ayında neden oruç tutuyorum asabiyim moduna sokarlar kendilerini anlamış değilim.Bazı insanlar ona buna salça olmalarını meşrulaştırmak için kimi zaman oruç tutmalarını bahane gösteriyorlar bence.99A Gaziosmanpaşa-Eminönü arabalarında bir kuyruk uzanır ki sormayın o kuyruğun sonuna surekli yenileri eklenir,hiç eklenmese o kuyruğu 3 otobus zor alır zaten.İnsanlar da alternatif geliştirmişler otobüs aldığı kadarını alıyor oturulacak yerler bittikten sonra ayakta binmek isteyenler hiç sıraya girmeden arabaya binebiliyor.İşleyen sistemi anlattıktan sonra geleyim beni dumur eden duruma;efendinin bir tanesi kapılan sırasına çok sinirlenmiş olacak ki salça olmaya adam arıyor.Ben de ayakta binmek üzere sıranın ortalarına yakın bekliyorum ama ne sıraya girme gibi bir derdim var ne de sıranın içindeyim.Hooop emmi hedefe keilitlendi (bkz:Ooz Amca).Vay efendim ayakta binecek adam sıranın ortasına gelecek şekilde bekleyemezmiş,vay efendim ayakta binmek için böyle bir konum uygunsuzmuş adam birçok stratejik muhabbet yaptıktan sonra bana ben siyah kuşak karateciyim seni yıkarım dedi (bkz: yaş yetmiş iş bitmemiş).Gül-geç modeli yaptım ama iyice sinirlendim.Neyse bu vakkayı atlattık aradan belli bir süre geçti.Üniversite hayatıma ilk adımımı attım ve derse gireceğim ilk gün geldi.Kimliğimi güvenliğe gösterip girdim içeri dersliğimi buldum(bütün katları gezdim ama bulana kadar)geçtim oturdum salonuma.Bekliyorum ki şöyle oturaklı düzgün insanlarla karşılaşacağım yahu bir gürültüdür almış gidiyor hadi bu olası birşey de sen üniversite kazanmış bir insansın nasıl olur da incir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit şeyleri muhabbet diye üç buçuk saat boyunca konuşursun?Gariptir.Böyle garip şeyler geldi aklıma işte blog.Sen duydun sen duyur.Kalın sağlıcakla.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
15:00
Bugün gezerken gördüğüm,içine girdiğimde 19 yıldır İstanbul'da yaşayıp böyle bir yeri nasıl göremedim daha önce deyip kendimi sorguladığım bir yeri ziyaret ettim.Evet,bahsettiğim yer Çorlulu Ali Paşa Medresesi.Baştan "Çorlulu Ali Paşa kimdir?" sorusunun yanıtı vermek istiyorum.Çorlulu Ali Paşa 1670'te doğmuş ve Çorlu'da yaşayan bir çiftçi ailesinin oğluymuş.1699'da rikabdarlık hizmetinde bulunuyormuş,1700'de memuriyete geçmiş.Memuriyet hayatında büyük başarılar göstermiş.Sultan İkinci Mustafa'nın kızı Emine Sultan'la evlenmiş.Çorlulu Ali Paşa sadrazamlığa kadar yükselmiş.Sadrazamlığında tersaneyi düzenlemiş,yeni toplar döktürmüş ve maliyeyi düzenlemiş.İsveç - Rus savaşı sırasında İsveç'i Ruslara karşı desteklemiş.Rus-Osmanlı savaşında yorgun düşmüş bir Rus ordusuyla karşılaşmak ve galip çıkmakmış.Sultan Üçüncü Ahmed'in bu siyaseti tasvip etmemesi ve bir süre sonra Rusların savaştan galip ayrılması üzerine Çorlulu Ali Paşa, aleyhinde yapılan propagandalar sonucu gözden düşmüş. Sultan Üçüncü Ahmed, Ali Paşa'yı sadaretten azletmiş ve bir gün sonra Kefe'ye sürmüş. Çorlulu Ali Paşa, sadrazamken Sinop'a sürdüğü Şeyhülislam Paşmakçızade Seyyid Ali Efendinin fetvası ve padişahın Aralık 1711 tarihli fermanı ile idam edilmiş.Bu bilgileri bulmak için http://www.osmanli700.gen.tr/ adresinden yararlanıp birkaç ansiklopediye bakmak yeterli.Gelelim Çorlulu Ali Paşa Medresesi'ne bu mekanın adına neden böyle denmiştir ben bilmiyorum fakat duyduğuma göre İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin uğrak yeri olan bir mekanmış.Sultanahmet'ten Bayezid'e giderken sağda görebileceğiniz bu tarihi mekanda eğer ilginizi çekiyorsa cidden tarih konusunda sizi cezbedecek şeyler bulabilirsiniz.Tavanına baktığınızda güzel hatların,çizimlerin yanısıra içerisinde bulunan insanlar tamamıyla farklı farklı Rus'u,Alman'ı,Macar'ı,Bulgar'ı ve daha fazlası yanyana masalarda oturup çaylarını yudumluyor nargilelerini büyük bir keyifle tüttürüyorlar.Bu mekanın sadece girişteki bahçe kısmı bir de bahçenin içerisinde oda var-ki burada muhtemelen dersler falan işleniyordur ama kesin bir bilgim yok sadece akıl yürütüyorum-orada da nargilenizi tüttürüebilirsiniz fakat çok duman olacağını düşünüyorum.Ayrıca bu mekanda severek izlediğim görüntülerden biri de Has İstanbullu olarak tanımlayabileceğimiz insanları görebilmekti.Bugün orada oturup demli bir çay içmekten ciddi anlamda zevk aldım.Tavsiye ederim.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
00:32

Uyumak güzel şey yahu.Daha önceki yazılarımdan birinde kendimi uyumaktan alıkoyamadığımı yazmıştım(bkz: b.kunu çıkarmak) o kötü tabi,dozunda kaldı mı uyumak güzel.Üç günün sonunda ilk kez bugün rahat rahat uyuyabildim,sabah onda kalktım biraz turladıktan sonra da bu yazıyı yazmaya karar verdim.Merak edeceksiniz tabi üç gün boyunca uyuyamamanın sebebi nedir?Koşturmacadır efendim.Aslında bu yazıyı "Koş Bakalım Ooz Amca Bölüm İki" olarak da ele alabiliriz.Anlatmaya başlayayım bunu neden pazartesi gününden itibaren değil şimdi anlatmaya karar verdim çünkü birbiri ardına sıralanmış diziler bunlar bitmesini bekledim.Pazartesi günü sabahın altı buçuğunda uyandım.Bastık gittik babamla Haydarpaşa'ya ama öğrendik ki harç parası bankada yatırılabiliyormuş.Gittik bankaya hiç kuyruk beklemeden.Söylemeden edemeyeceğim Gazi Osman Paşa-Haydarpaşa arası vardır bayağı cılkın çıkıyor(bkz:b.ku çıkmak,pestil olmak) gidene kadar zaten.Herneyse atladık gittik bankaya o kadar sıra bekledik banka demez mi efendim kimlik numaranız daha kayda geçilmemiş.Hadi dedim üniversitenin karşıdaki kampüsüne gidip öğrenelim durumu.Haydarpaşadan Eminönü'ne geçp gittik öğrenci işlerine dedik nasıl olur da çıkmaz benim numaram kayıt parası yatırmak için,yarın çıkar dediler.Neyse efendim salı günü oldu.Abim tekrar uyandırdı beni kaydım ogün yapılacaktı ve elimde hala dekont namına birşey yoktu.Korkuyorum bir ufak tabi(bkz:g.tü tutuşmak) bastık gittik Haydarpaşa'ya yine sıcak alnıma alnıma vuruyor bir yandan,abimin hakkı ödenmez tabi o da benle geziyor.Kampüse geldik girdik sıraya,kuyruk zaten taşmış okulun dışına kadar.Üç saatte parayı da yatırdık,kaydı da yaptırdık.Dedik Eminönü'ne geçelim artık.Geçtik karşıya abim dedi Cağaloğlu'na gidelim de kitaplara bakalım çıktık Eminönü'nden abime bir kitap hediye ettim.Cağaloğlu'nda yok tabi bizim mekana otobüs.Bastık Bayezid'e yürüdük.Tabi ben ağlanıp duruyorum.Atladık arabaya geldik eve.Tabi bitti mi bitmedi.Sabah kız arkadaşım gelecekti o da harç parasını yatıracakmış.Sabah onda onu almak için kalktım.Birde Sirkeci'deydim.Hoş ben onlayken yorgunluğumu hiç hissetmiyorum Haydarpaşa'ya geçmesek de bir o kadar dolaştık yine.Ama o iyi ki gelmiş bayağı eğlendik,vaktimiz güzel geçti.Sonra onu otogara bıraktım.Oradan eve geldim.Çay üstüne çay tabi kendimi ayakta tutmak için baktım olmuyor onikide yattım.Ama öyle bir uyumak ki anlatamam yahu hiç öyle uyumamıştım.Neyse şimdi gayet zindeyim.Önümüzdeki zamanlarda kayıt için olmasa dahi ders seçimi,birkaç sınav vs için koşturacağım yine bir bu kadar.Kalın sağlıcakla.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
11:00
Ciddi anlamda yazının başlığıyla birebir uyuşan bir yazı olacak.Tren garlarını küçüklüğümden beri severim.Yaz tatili gelirdi de köye giderdik trenle gerçi çok uzun sürmezdi.Sabah yedide kırmızı lacivert bir tren gelir böyle dandikten kompartımanları vardır içi sigara falan kokar binersin gidersin.Hoş hiçbirzaman oturmadım kompartımanda hep yerden az yuksekte duran trenin camlarını destekleyen bir çerçevenin üzerine çıkıp dışarsını izledim(bkz: b.k mu var?).Sadece basit,uzun ve biraz eğlenceli biraz sıkıcı yolculuklardı tren yolculukları benim için.Trende tuvalete girdiğinde sidiğin nereye gittiğini düşünür dururdum,bir gün kuburdan rayları görünce bu soruma da cevap bulmuş oldum.Fakat yaşım büyüdükçe tren yolculukları dışarsını izlemekten daha fazla anlam kazanmaya başladı kafamda.Yolculuktan ziyade gara girdiğimde silik silik kendini farkettirmeden kokan demir ve tozun,tren geldiğinde birbirini görüp sevinenin,sevdğini geçirip üzülenin,Sirkeci'de ki çanı salakça bir edayla çalan ve fotoğraf çekilen turistlerin,tellerden atlayıp kaçak olarak banliyü trenlerine binen ufak çocukların,yabancı trenlerden biralarıyla sarkıp yeni bir ülke görmeye giden gençlerin,kaçak binmeye çalışanları kovalayan güvenliklerin,İstanbul'un zengin kültürünü simgelermişçesine birsürü farklı renkte farklı ülkenin treninin arka arkaya sıralanmasının anlamları oturmaya başladı kafamda.Gardaki her insanda farklı duyguyu yakalayabilirsiniz aslında hani bir makina olsa da insanların o andaki görüntülerinin değil düşüncelerinin fotoğrafını çekse ben de size somut olarak gösterebilsem.Kız arkadaşımı beklerken treni dünyanın en güzel aleti olarak görürken,kız arkadaşımı uğurlarken trenden ne kadar nefret ettiğimi bu makinayla somutlaştırıp önünüze koyabilsem.Keşke Romanya'nın sarı lacivert,Bulgaristan'ın kırmızı beyaz,Yunanistan'ın mavi beyaz ve Macaristan'ın düz mavi vagonlarından inen insanların hepsinin aynı duyguları paylaşıp,yeni bir ülkeyi görmenin heyecanını paylaşıp her birinin birbirine farklı farklı dillerde bunu anlatmasının bende yarattığı heyecanı size aktarabilsem.Alman bir turistin sarhoşken bana "Bu tren Münih'e gider mi?" diye sormasıyla(ki gösterdiği tren Budapeşte'ye kadardı)gülmeden onu bilgi işleme göndermek için harcadığım çabayı ve Alman turistin ısrarla hiçbiryere birşey sormadan Budapeşte vagonuna binmeye çalışmasındaki garipliği size yaşadığım gibi aktarabilsem velhasıl kelam tren garları güzeldir,trenler güzeldir.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
23:11

Üniversiteyi kazanmamla beraber içimde bir yurtdışına çıkma hevesidir aldı başını gidiyor.Siz diyeceksiniz ki bana öğrenci adamsın g.tüne don almaya paran yok nasıl gideceksin eloğlunun memleketine haklısınız aslında ama dört yıl sürecinde toplanamayacak meblağlar değil bunları yapmak için gerekli olan para.Herneyse bir sabah kalkıyorum diyorum ki -graffiti çizmemden ötürü trenle seyahate çok sıcak bakarım- ulan bir interrail yapsam Yunanistana Pityon'a gitsem bira şişemi elime alıp camdan sarkarak Atina'ya sonra feribotla Brindisiye geçip İtalya'yı topuktan bacağa gezsem oradan Fransa,İspanya,Portekiz hattını takip edip Lizbon'un otel kalitesindeki hostellerinde kalsam tabi bu yolculuk sırasında kalacak yer bulamayıp tren garlarında,sokaklarda,hastane bahçelerinde yatsam siz şimdi diyeceksiniz ki Ooz Amca seni götürürler öyle birşey yapmaya kalkarsan hiçbirşey olmaz gibime geliyor bir GOP'lu dünyaya bedel modundayım interrailın muhteşem birşey olduğunu düşündüğümde.Neyse diyorum ki portekizden Almanya'ya uzun bir yolculuktan sonra Münih,Berlin dolaşsam İsveç'te Stockholm'e kapağı atıp-ki hastayımdır bu şehre- Writers United F*cking Crazy Crew'in trenlerini bir orjinalden görsem oradan da treni bırakıp uçakla evime dönsem diye hayal kuruyorum ulan diyorum olur mu sonra benden kralı?Fakat diyorum ne gerek var öyle dolaşmaya bir orada bir burada(bkz: tüpgaz arabası) tamam diyorum çadırın sırtında gittin İstanbul dışında kaldın orada burada gezdin,var bir maceracı ruhun ama senin neyine eloğlunun memleketinde Milano'da akşam Venedik'te sabah gezmek gel diyorum kendi kendime sen bir Work and Travel yap hem daha ucuza git hem bir sertifikan olsun(dil,çalıştığın yerden birşeyler vs.) özel sektör adamı olacaksın ileride işine yarra ama sonra da aklıma soru işaretleri düşüyor ya beni Amerika'da balık temizleme fabrikalarına yollarlarsa,ya aradaığımı bulamazsam,ya astarı yüzünden pahalıya çıkarsa,ya çalışma şartları çok ağır olur da oradan birşeyler kapmaya birşeyler öğrenmeye vaktim olmazsa böyle bir çıkmaz içindeyim ama Work and Travel abimin de konuşmaları üzerine daha çok aklıma yatmaya başladı.Herneyse önümüzdeki dört yıl içinde umarım birinden birini yaparım Work and Travel öncelikli tabii ki(Yani şu anlık aklımda öncelikli olan o ileride ne olur bilinmez).Ha buarada olur ha sizin bildikleriniz vardır bu konu hakkında mail yazmaktan yorum bırakmaktan çekinmeyin.
Gönderen
worldwidewriters
zaman:
19:28


